Varsayarak Bir Şeyler Yapalım

22 01 2010

Hayatın daha güzel olduğunu varsayalım
tahlillere girmeden, eğip bükmeden.
arayıp bulalım elem, keder, hüzün neymiş.
hevesle koşalım, tabii olacaksa içinizde birileri,
“ben buldum, gelin bende arayın” diyen.

sersefil gömleklerden, yırtılmış pantolonlara
leningrad’dan yazılan özgürlük şiirlerine
ve dahası yazılacak destanlara
oturup hüzünlenelim mi?

Hayatımın arta kalanında
birkaç ufak yalnızlık, birkaç büyük sevgi
birkaç ömür dokuyacağım.

Ocak 2010/ İzmir



Zamanla

15 01 2010

Sessiz, sakin ve huzur dolu günlerdi;
gözlerinden süzülen parıltılar,
akşamları bir hüzün tünerdi;
baykuş gibi belleğimde hatıralar.

Ruhundan bir kıl çekilmiş gibi;
sahilde lambalar sönerdi,
kırılış anı gibi bir vazonun;

ellerin,
ellerimde dinerdi.

Ocak 2010/ Ankara



Çay

3 01 2010

 

Bir bardak çay,

bir de küflü bir grissini…



Bir Kadın

22 12 2009

-denizin sükuneti içinde

yalılardan yükselen ud sesleri-

 

Bir kadın;

şalını boynuna dolar,

feracesinin içinde

yüzer gibi gelirdi.

 

Saçları bukleli,

gözlerine uzanır,

dudakları deniz gibiydi.

 

Aralık 2009, Ankara

Resim: Nilgün Altan



Gel

20 12 2009

İnsanlar bilmemkaçıncı uykularındayken gel.



Savrulmak -oradan oraya-

15 11 2009

-Sessiz, sedasız bir geliş-gidişti bu. -



Hatırlanan Akşamlar

13 11 2009

Orada duruyor işte,
tokan, cımbızın, tarağın.
Kayboldu gitti yastığımda saçların.

Evimizden kalan;
son kullanılmış sabunda kokunu arandım,
son anlamlı kelimeleri buldum kitaplıkta,
seslerden kalan.

Kibritler yaktım, mumlar, lambalar.
Hatırlayabilmek içindi bütün anılar.

04.11.2009/ Ankara



Susarken

4 11 2009

kim bilir
ne hayaller kurulmuştur
sahiplendiğim bu yastıkta,
yalnız bir adamın arsız düşünceleri,
penceremin baktığı bu sokakta,
bu masada,
bu kalemde,
bu zamanda,
bu ramazanda…

25.08.2009/ Ankara



Anlamlandırma Çalışması

28 10 2009

 

Günlerin nereye gideceğini bilmiyorum, ne yazık ki. (Hepimiz gibi.)

Misal; şu kelimeleri sıralamaya başlamadan önce kaplamaya başladığım kitabın, ertesi sabahı tarafımca kaplanmış görebileceğinin bir teminatı yok.

Tesadüfler zincirinin/ zincirlerinin nasıl da karışmadan ve birbirinin yolunu tıkamadan yeni halkalarla çoğaldığını, gün geçtikçe ve hayat sanki bir insanmış ve biz içinde yaşayan mikroorganizmalarmışız gibi düşündükçe önemsemiyorum. Bir güç, ya da bir etki mekanizması bunu kurarken belli oranlarda bizden karıştırarak bir karışım yapıyor ve “yaşam” hayat’ın içinde milyarlarca mikroorganizmanın yalnızca birer birey olduğu sanrısı haline dönüşüyor.. Evet, bu tehlikeli bir düşünce.

Son zamanlarda, neyin çırpınışıyla bir yere gelmeyi umduğumu bilmiyorum.



Yaşanmışlık

22 05 2009

Bırak, öylece kalsın hayat bittiği yerde…


Bulaşıklıkta tabaklar,

askıda elbiseler,

sehpada ağzına kadar dolu kül tablası

ve kuruduktan sonra yere düşmüş gayrimeşru karanfil,

bırak yerde kalsın…


Onüç Günün Mektupları’nı okudum sana geçen gece, çok severdin. Koltukaltımdan yükselen sızı yine canımı yaktı, olsaydın “Bir doktora ne zaman görüneceksin?” derdin. Bıraktım okumayı, sana baktım pencereden, bir sigarayla seni izledim, yağmurluydun…



İsimsiz’dir

18 05 2009

 

-Şairler kervanında, heybesini sırtından düşürmeden yıllardır yürüyen bir dostumun şiiridir. -


Ağır bir şilep geçer

Yalnızlığımın orta limanından,

Bir sızı kalır

3′e 5 kala

Nöbet çetelesinde soluklanır

Uykusuzluğum

Kocaman çığlıklar olur,

Yırtar gökyüzünü

Dumanı üzerinde bir denizden

Yeni ve bir o kadar eskilerden çıkar

Boşvermişliğin softa başkaldırısı

Ve sahip olamadığım

Hayatın

Şiir dinletisinden ötelenmiş

Senli ibareleri…

Ağır bir şilebin dümensuyunda

Kaybolur

Bir sızı kalır

3′e 5 kala

3′ü 5 geçe…

13mayıs09/ İstanbul



Ah neden gittin?

13 04 2009

Karanlık

Cumartesi günüydü, 11 Nisan 2009, saat öğlen oniki civarı, gelen telefon ve çocukluğumda Eskişehir’deki tatillerimde geçirdiğim güzel günlerin hüzne boğulmasıyla anlamsızlaşan hayati heyecanlar geride kaldı..

Bir bahar sabahı, güzel bir gün ve yiten dağ gibi bir can, güzel bir yüz, güzel bir ruh… Babamın sesi titriyordu telefonda; “Halan vefat etti oğlum.” diyebildi, “Tamam baba.” diyebildim duraksamalardan sonra, titreyerek. Onun bir daha olmayacağını düşündüm önce, bir daha “Hilalım” diye ünleyemeyecekti beni, bir daha ziyarete gittiğimde, ayrılırken “Gitmeyeydiniz ya Hilalım” diyemeyeceğini düşündüm. İşten izin aldım, doğru terminale gittim, Eskişehir’e vardığımda akşam 5′ti saat, güneş o kadar güzel fakat ruhuma o kadar üzüntü dolduruyordu ki, “Bir bahar sabahı gittin, bıraktın Halam” diyordum eve gidene kadar, “boşluk bıraktın, yarım bıraktın işlerini, dertlerin öksüz kaldı Halam.” … İçimde tarifi zor bir burukluk, acı ve özlem vardı, geri gelmeyeceğini bildiğim için. Babaannem öldüğünde de aynı hüznü yaşamıştım…

Babamlar geldi akşam, 5-10 dk oturup çıktık, halamın ömrünün geçtiği o sokağa, o eve yürüdük, her karışında bir keder, bir acı nöbet tutuyordu o gece, geceler artık halamsız olacak, halama artık hep gece olacaktı, kabullenmesi çok zordu, çok zordu bu acı, dayanması çok zordu… Evden içeri girdim, büyük halam -ki hayatımda ilk defa gördüm- sarıldı boynuma; “Hani halan nerde Hilal, halanız nerede Hilal, gitti halanız Hilal, bıraktı gitti gardeş, gardeş gitti gardeş…” cümlelerini defalarca tekrar etti, gözlerine baktım, yüzüne baktım, babaanneme benziyordu, “Halam olmalısın.” dedim, “Evet” dedi “Zehra Halanım.“. Sonra halamın büyük kızı sarıldı boynuma, “Halan gitti Hilal, bıraktı gitti bizi, yok artık Halan.” dedi, birkaç dakika ağladı boynumda, aldılar kollarımdan, yok gibiydi, bitkindi, çaresizdi. Diğer kuzenlerimle de kucaklaştık, yeğenlerimle kucaklaştık, babam girdi arkadan, annem girdi, evden ağıtlar yankılanıyordu mahalleye, karanlıkta içimde bir şeyler koptu gitti, gözlerim halamın fotoğrafını aradı her zamanki yerinde ama kendisi gibi fotoğrafı da yoktu, olmayacaktı…

Gecenin geç vaktinde eve gittik yürüyerek, suskun ve biçareydik, giden gitmişti, evet Halam artık gitmişti… Yarı uyur yarı uyanık geceyi geçirdik, sabah erkenden kalkıp Cem Evi’ne doğru yola koyulduk, yolda sela verildi, Halam’ın öldüğünü duyuruyorlardı 50 metre sol tarafımızda, durduk, dinledik, gözlerimizi yere düşürdük ve devam ettik… Getirdiler halamı bir minibüsle morgdan, indirdik, gasilhaneye götürdük, yüzünü açtılar, gördük, feryatlar, ağıtlar katlandı, gözyaşlarıyla yıkadık halamı, gözyaşlarımızla yıkadık onu… O artık yoktu. Ölü gibi değildi yüzü, can doluydu, nur doluydu, gözlerini açsa gülümserdi, ama o artık yoktu… Çıkardık dışarı babamı, büyük halam ve amcamla beraber oturttuk koltuklara, üçü de ağlıyor, üçü de muhasebe yapıyorlardı; “Derdinden öldü, cefakar, fedakar gardeş…“, “Gardeeş gardeeeş, bıraktın gittin gardeş, kalk da ben yatayım gardeeeş…“… Büyük halam gasil taşında halamın yanına uzanmak istedi, izin vermediler, bir bağrına vurdu, bir duvarlara vurdu, bir halamı öptü, cansız bedenini, solgun yüzünü… Evet, o artık yoktu, olmayacaktı… Üç defa girip çıktım gasilhaneye, üç defa gördüm yüzünü, dokundum, ağladım, üç defa umut ettim “Halam, açsan ya gözlerini…“, açmadı, duymadı. Yıkandı, yıkadılar, tabuta koyduk battaniyeye sarılı bedenini, karanlıktan da çok korkardı, ama sıkı sıkı sarılmış bedenini koyduk sıra sıra tahtaların içine. O artık biraz daha yoktu, biraz daha kesildi umudum. Bir süre sonra cenaze arabası geldi, arkasına koyduk ve mezarlığa götürdü, arkasından bir arabayla biz de gittik, hocayı bekledik 2 saate yakın mezarlıkta, sıcakta bekledi halamın cansız yüzü, gözü, kalbi… Geldi hoca, cenaze namazını kıldık, iki karış yere sığdı halam, karanlığın mabedine bıraktık halamı, üstüne toprak attık, kapattık… O artık hiç yoktu, hiç olmayacaktı… Kalbimize dokunan sesi, hatıraları kaldı, fotoğrafları kaldı, kendi gitti, bizleri yalnız bıraktı. Korkuyordun hala, karanlıktan korkuyordun, neden gittin? Çok erkendi halam, çok erkendi…

Vah Halam vah…

Derdi büyük, gönlü büyük cefakar Halam, çok erken oldu, böyle bırakmayacaktın bizi…



Güzel Havalar

9 04 2009

Beni bu güzel havalar mahvetti,
böyle havada istifa ettim
evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
böyle havada aşık oldum;
eve ekmekle tuz götürmeyi
böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti..

Orhan Veli KANIK

Aynen Üstadım, aynen…



And The Day That Never Comes

8 04 2009



Dost Meclisi

8 04 2009

-Geceleri ağlayana…-

Gecenin denizinden çıkıp gelen şairler
oturdular yanıma, konuştular derin derin
sarıldılar boynuma,

“Teselliler sizin olsun efendiler buyrun gelin hatrıma,
sizden ricam şudur ki; dokunmayın dostuma.”

Ağlamış ama güzel göz durulmaz bu fırtına,
sesin sesine değmişse
düşülmez mi ardına?

Nisan 2009, Ankara

(İyilerin ağlamaları, mutlak mutlulukla sona ermeli.)



Ankara’ da Yağmurlu Bir Gün

7 04 2009

Bugün Ankara çok güzeldi.

Gün ne kadar kötü başlasa da benim için, oldukça güzel devam etti. Öğlen hafif hafif yağmaya başlayan yağmur, akşama doğru iyice hızlandı ve şehir bulutlarla kaplandı. Ankara’ nın en çok bu melankolik havasını, bir de sonbahar-kış arasındaki git-gellerle dolu havasını seviyorum.

Saat 20:00 olmak üzereyken yazıyorum bu yazıyı ve halen dışarıda yağmurun getirdiği hoş bir serinlik ve toprak kokusu var.



İzmir

6 04 2009

Bu fotoğrafı 2 Nisan 2007 tarihinde çekmiştim. İzmir’i ne zaman özlesem açar bakarım. :] İzmir çok derin bir şehir, orada geçirilen yıllar varsa, ya da aylar -kimilerine günler bile yeter- o günlere dönmek ilerideki planlar arasına yerleştirilmiş demektir. İlkbaharda, Nisan ayında bilhassa, gündüzleri kavurmayan güneş, akşamları hafif esintisiyle İnciraltı Sahil mesela, ya da Alsancak Sahil sizi şehrin büyüsüne dahil etmeye yetebilir. Karşıyaka ve Bostanlı‘ dan kalkan vapurların ışıkları, denizin üstünde dans eden yük gemilerinin güvertesinde kurulmuş çilingir sofraları ve kamarotların efkarlı müzikleri hayallerinize ortak olabilir. Kandiller yakıldığında kıyıdaki ufak teknelerde, görüp görebileceğiniz en güzel manzaraya sahip olursunuz. Kesinlikle o anları ömrünüzde bir defa da olsa yaşamalısınız…



Benim Sokağım

5 04 2009

Sol yanağındaki çukur daha mı derin? Yoksa beni mi kandırıyorsun?

Sakın yapma!..

Zaye’m..

Akşamüstü dinginliğinde bakılırdı pencerelerden. Usulca belirirdi tek tek meraklı gözler. Benim sokağımda otururdu kadınlar kapı önlerinde, ve de çocuklar yakartop oynarlardı.

Benim sokağımda ne ağlardı ne de kavga ederdi mercan gözlü kürt çocukları, yalnızca haklarını ararlardı. Benim sokağımda sis vardı, kömür kokusu vardı, kapıların önüne serilen çamaşırlarım vardı. Tahtadan pencereler vardı kahverengi boyalı, gacırtısıyla ünlü. Çay kokardı kavhehanenin önü, nargile dumanına boğulurdu dedelerin tümü..

Muhallebici amca vardı. Saçları da bembeyazdı, arada bir sağlık ocağına uğrardı.

Geceleri karanlık olmazdı sokağım,
ışıklar parlardı bir bir evlerin pencerelerinden,
gelecek parlardı bir evden,
biri olmazsa diğerinden…

Aralık 2006, İzmir



Baharım Ol

5 04 2009

Devrilse yanan kandil,
perdemin yerlerde sürünen
eteğine

Yaprakların arasından
çıt kırıldım serçeler
konsa pencereme

Menekşe ve sümbüllerin
iç gıcıklayan kokusuna bürünse
bahar

ve

ellerin
gözlerimde olsa,
kapatsa da güneşimi.

Nisan 2009, Ankara



Parasız, Eşit ve Adil Eğitim Hakkı

4 04 2009

Bir ülkenin can damarı, eğitim yuvaları, ilköğretiminden, üniversitesine, bu kadar acınacak haldeyse, elbette düşünülmesi, üzerinde kafaların yorulması mecburidir.

Hiçbir şekilde verim alınamayan eğitim sistemimiz, çökme noktasında yıllardır sayıp durmaktadır. Her ilde birkaç ilköğretim okulu, lise, birkaç vakıf ve devlet üniversitesi dışında, ne eğitim ne de bilim adına bir şeyler yapılmaktadır. Çarpık çurpuk siyasi örgütlenmeler, faşist saldırılar, uyuşturucu çeteleri, okul kavgaları, okulların; özellikle liselerin önlerinde duran polis ekip arabaları, yapılan yolsuzluklar, din kültürü derslerinin şeriatla bezenmiş olması, vs gibi sorunlar eğitime çalınmış kara leke değil de, eğitim; bunların üzerinde, okyanusta damla misali, beyaz bir “leke” olarak durmuyor mu sizce de?

Allah Allah nidalarıyla akranlarının üzerine koşan gencecik bireylerin bu hırsı nereden geliyor? Belki de hiçbir zaman olmayacağı, olmak istemeyeceği vizyonlara sokulan bu “gelecek” teminatları, saldırıdan, kandan neden bu kadar hoşlanıyor? Bunu kim empoze ediyor? Eğitime bile derin devleti karıştırabilmek, tertemiz beyinleri yıkayabilmek, bu ülkede en kolay yapılan işlerden birisi haline geldiyse -hem de devletin eğitim kurumlarında- bunu kim yapıyor, maşalar kim, amaç ne, araç ne?

Okulsuz, öğretmensiz, kitapsız, deftersiz yetişen milyonlarca ufacık çocuğun, ellerini pamuk tarlalarında, dağda, bayırda para kazanmak için kanatması, nasır tutması o ellerin, kimlerin eseri? Kimlerin amacı bu? Yapılan bu ayrım, daha annesinin rahmine düştüğü andan itibaren araya koyulan sınıfsal fark neden?

Bugün üniversitelerde silahlar çekiliyor, liselerde bıçaklar kalemden çok sayıda bulunuyorsa, birilerinin, kesinlikle bir yerde değil her yerde yanlış yaptığı, bu yanlışı bile isteye yaptığı gerçeği gözlerimizden kaçmıyor ve kaçmayacak da. Eğitimli halklar her zaman kendi doğru yolunu, mantığı rehber seçerek, bulmuştur, her zaman zekâsının ve düşüncelerinin baskısını hissettirmiştir. Otorite korkmuş ve her attığı adımda, halkın nefesinin sıcaklığını ensesinde duymuştur. Ancak eğitilmeyen halklar, her zaman kandırılmış, ezilmiş ve sonunda hep posası atılmış, sistemin getirdiği, düzenin getirdiği yeni bir sömürücü lidere her zaman sonsuz inanmış, aklını rafa kaldırmıştır. Sorgulamayı, eleştirmeyi günah saymış, ve çoğu zaman çoluğunun çocuğunun geleceğini her akşam kömür sobalarında yakmıştır, kimi zaman tarhanasına katmıştır, kimi zaman çayına şeker olarak atmıştır. Yoksulluğun, bu eziyetlerin yaratıcısı olduğunu anlayamamış ve hep ezilmeye mahkum bırakılmıştır.. Ne yazık ki suçlu; vicdanı, insafı, namusu eksik kişiliksizlerin, bitmek tükenmek bilmeyen ülke satma tutkularıdır.. Gelecek satma tutkularıdır.. Ruhlarını satma tutkularıdır..



İkaz

3 04 2009

İkaz lambası gibi
yanıp sönerken
sehpamdaki kalın mum,

yaşıyordum
olabildiğince hızlı
ve kaygılı,

korkularım vardı,
keza umutlarımla ardışık,

ömrümün sonuna üç-beş sevda yaklaşık..

Mart 2009, Ankara



-De’li Geçmiş Zaman

2 04 2009

Susmalarda yitirilen,
ufak dudak paylarıydı
kadehlerde,
terk edilenler çekilmişti köşelerine
köy istasyonu sessizliğinde..

Hikaye anlatır gibi,
ninni söyler gibi,
tatlı ve dingindi sesler
sözlerde,
masumdu bakışlar
kahverengi gözlerde..

Uçurtmaların dahi keşfedemediği
maviliklerde,
özgürlük düşlüyordum kapkara gecelerde,
anlatamadığım hüzünler
dile geldi hecelerde…

Mart 2009,  Ankara



Merhaba!

2 04 2009

Image Hosted by ImageShack.us

Uzunca yıllar çeşitli blog sistemlerinde, aynı isimle elektronik günlük tutuyordum. Şiirler, yazılar, kimi zaman resimler ve fotoğraflar ekleyerek içimden geçenleri paylaşıyordum. Bir süre önce “Artık bir alan adı alıp herhangi bir sisteme bağlı olmadan yazmalıyım, paylaşmalıyım.” dedim ve kısa süre içerisinde de bunu hayata geçirdim. İlk yazıların genel havası, “Merhaba ey sevgili ziyaretçi.” havasındadır ya hep, ben de öyle başladım işe adet yerini bulsun diye.

Umuyorum ki; yazma ve paylaşma şevkim kırılmadan, ömrümün sonuna kadar düşüncelerimi bu şekilde aktarabileyim ve eleştirmek istediğiniz, yorum yapmak istediğiniz, bir şeyler eklemek istediğiniz düşüncelerimi beraber tartışabilelim, konuşabilelim..